YARGITAY HUKUK GENEL KURULUNUN 2017’DEKİ SON KARARINA GÖRE ALDATILAN EŞ, 3. KİŞİYE TAZMİNAT DAVASI AÇABİLİR

Eşlerden biri aldatıldığında, aldatılan eş açısından birtakım haklar doğar. Aldatan eşin birliktelik yaşadığı diğer kişiye manevi tazminat davası açma hakları da bu haklardan biridir. Peki, aldatılan eş bu hakkını kime karşı kullanabilecektir. Aldatılan eşin, aldatan eşe karşı boşanma davasında tazminat davası açabileceği herkesin bildiği bir durumdur. Asıl önemli olan konu, aldatan eşin birlikte olduğu üçüncü kişiye dava açılabilir mi, açılamaz mı sorularıdır. Bu konuda Yargıtay birbirinden çok farklı kararlar vermiştir.

İlk olarak, üçüncü kişiye karşı açılan manevi tazminat davası hususunda 2010 yılında Yargıtay Hukuk Genel Kurulu şöyle bir karar vermiştir:

“Böylece, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğu gibi, bu eyleme katılan kişinin eylemi de bundan ayrı düşünülemez. Dolayısıyla, bu eyleme evliliği bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur. Sonuç itibariyle, davalının davacının eşi ile evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girdiğinin tarafların ve mahkemenin kabulünde olmasına göre; davalının sorumluluğu ahlaka ve adaba aykırılık nedeniyle gerçekleşenden kaynaklanmakta; dava da yasal dayanağını haksız fiile ilişkin hükümlerden almaktadır. Hal böyle olunca, mahkemece davalının açıklanan şekilde gerçekleşen eyleminden sorumluluğu kabul edilerek, bundan kaynaklanan zararın kapsamı belirlenmeli ve varılacak uygun sonuca göre bir karar verilmelidir.”  (YHGK, 2010/4 – 129 E. 2010/173 K. 24.03.2010).

Bu karar, üçüncü kişinin evlilik birliğini bilmesine rağmen aldatma fiiline ortak olduğu durumda üçüncü kişiden de tazminat istenebileceği yönündedir.

Ancak, bu kararın ardından Yargıtay 4. Hukuk Dairesi aksi yönde bir karar vermiştir. Bu karara göre üçüncü kişiden tazminat istenemeyecektir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin kararının gerekçesi ise şu şekildedir:

 “Davalı zararın meydana gelmesinden asli olarak sorumlu tutulamaz. Yine yasa hükmünün aradığı anlamda iştirak hali de söz konusu olamaz. Zira iştiraken işlenebilir bir eylemin varlığının kabul edilebilmesi için, eylemin müstakilen ve asli olarak da işlenebilir olması gerekir. Ayrıca haksız fiil sorumluluğunu, geniş ve belirsiz bir kavram olan sadakat yükümlülüğünü ihlal etmeye iştirak çerçevesinde değerlendirmek, bu sorumluluğu belirsiz hale getirecektir.”

Bu karara göre aldatma fiilinden üçüncü kişi sorumlu olmayacaktır. Bu kişiden tazminat talep edilemeyecektir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2017/1334 Esas, 2017/545 Karar nolu 22/3/2017 tarihli kararı özetle şu şekildedir: 

Davacı, eşi S. ile davalı arasında uzun süredir devam eden duygusal ve cinsel ilişki bulunması, eşinin evini terk ederek davalının yaşadığı Adana iline gidip onunla birlikte yaşamaya başlaması, bu gayrimeşru ilişkinin aile bütünlüğüne haksız bir saldırı niteliğinde olup aile düzeninin bozulması nedeniyle kendisi ve çocukları için manevi tazminat talep etmektedir. Davalının ise, davacının eşiyle evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girdiği yönünde açık kabulü bulunduğu, savunma olarak da iki çocuk babası olan S.’nin iki çocuğunu da bırakacak kadar mutsuz olduğunu dile getirdiği görülmektedir. S.’ın annesi ve babası olan davacı tanıklarının beyanlarından, davacının eşinin Adana’da davalı ile birlikte yaşadığı, iki kez kendi isteği ile gelerek pişman olduğunu bir daha gitmeyeceğini söylemesine rağmen tekrar kaçıp gittiği, davacının bu olaydan dolayı çok üzüntü hissettiği, manen yıprandığı ve çevrenin psikolojik baskısına maruz kaldığı anlaşılmaktadır. Dava dışı eşin açtığı boşanma davası ise, taraflarca takip edilmemiş ve davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

Hemen belirtmekte yarar vardır ki, gerek Anayasada, gerek Türk Medeni Kanununda aile toplumun temeli olarak kabul edilmiş ve aileyi koruyan hükümlere yer verilmiştir. Aile sadece mensubu olan kişiler için değil toplum için de önemlidir ve hem yazılı hukuk düzenimizde hem de örf ve adet hukukumuzda özel bir yere sahiptir. Bu nedenledir ki, ailenin korunmasına yönelik düzenlemeler sadece aileyi değil, tüm toplumu ilgilendirmektedir. Aile mensuplarının birbirlerine karşı yükümlülüklerinin ihlali çoğu zaman toplum düzenini de etkilemekte, yasalar nezdinde koruma önlemlerinin alınması yoluna gidilmektedir. 

Böylesi öneme sahip aile kurumuna mensup erkekle, evli olduğunu bilerek kurulan duygusal ve cinsel ilişkinin aile kurumuna vereceği zarar kaçınılmazdır ve davalının bunu öngörmemiş olması düşünülemez. 

Bu nedenledir ki, evli kişilerle ilişki uzun süre suç sayılmış ve aile kurumu bu yolla da koruma altına alınmak istenmiştir. Bu tür eylemlerin daha sonraki yasal düzenlemeler sırasında suç olmaktan çıkarılmış olması, bu eylemin ahlaka aykırılığını ve dolayısıyla haksızlığını da ortadan kaldırmayacaktır. Zira bir eylemin ceza kanununa göre suç teşkil etmemesi ve müeyyidesinin düzenlenmemiş olması, borçlar hukuku hükümlerine göre ahlaka ya da hukuka aykırı olarak kabul edilmesine engel teşkil etmemektedir. 

Diğer taraftan, eşler evlilik birliğini kurmakla birbirlerine sadakat borcu altına girdikleri gibi, mensubu oldukları aile birliğine karşı da sorumluluk altına girerler. Davacının eşinin evli olmasına rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girmesi, evlilik sözleşmesi ile bağlandığı, sadakat borcu altına girdiği eşine karşı haksız eylem niteliğindedir. Davalı kadın da, evli olduğunu bilerek davacının eşiyle gayrı resmi ilişkiye girmek ve ondan çocuk sahibi olmak suretiyle, gerek yasalarca gerek örf ve adet hukukunca korunmayan haksız bir davranış içine girmiştir. Bu davranış da açıkça haksız eylem niteliğindedir. 

Eş söyleyişle, esasen dava dışı eşin, evlilik birliğinin gerektirdiği sadakat yükümlülüğü bulunmakla birlikte; onun evli olduğunu bilen ve buna rağmen onunla ilişkiye giren davalı kadının da dava dışı kocanın sadakatsizlik eylemine katıldığında ve her ikisinin de bu haksız eylemlerinden birlikte ve müteselsilen sorumlu olduklarında kuşku bulunmamaktadır. 

O halde olayda, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 50. maddesinde düzenlenen birden fazla şahsın müşterek kusurlarıyla bir zarara yol açmaları, diğer bir deyimle tam teselsül hali mevcut olup, davalı doğan zarardan, davacının eşi ile birlikte müteselsilen sorumludur. 

Müteselsilen sorumluluğun bulunduğu durumda da davacı, alacağını sorumluların tamamından isteyebileceği gibi bunlardan biri veya birkaçından da isteyebilir. Bunlardan birisinin ölmüş olması diğerini sorumluluktan kurtarmaz. Zarar gören dilerse davasını bu kişiye yöneltebilir. 

Şu durumda; sorumlulardan birisi olan davacının eşinin vefat etmesi, teselsül ilişkinde bulunan davalının sorumluluğunu ortadan kaldıracak bir olgu olarak kabul edilemez ve davalının haksız eyleminin varlığını ortadan kaldırmaz. 

Böylece, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğu gibi, bu eyleme katılan kişinin eylemi de bundan ayrı düşünülemez. Dolayısıyla, bu eyleme evliliği bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur. 

Nitekim aynı ilke Hukuk Genel Kurulu’nun 24.03.2010 gün ve 2010/4-129 E.-173 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.

Sonuç itibariyle, davalının davacının eşi ile evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girdiğinin tarafların ve mahkemenin kabulünde olmasına göre; davalının sorumluluğu ahlaka ve adaba aykırılık nedeniyle gerçekleşen “haksız fiil”den kaynaklanmakta; dava da yasal dayanağını haksız fiile ilişkin hükümlerden almaktadır. 

Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesinde yer alan “evlenmeyle eşler arasındaki evlilik birliği kurulmuş olur… Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.” biçimindeki düzenleme gereğince, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğindedir. Bu eyleme evliliği bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur. Ayrıca eşlerin bu yüzden boşanmış olup olmaları da önem taşımaz.

Bu nedenlerle somut olayda mahkemece davalının açıklanan şekilde gerçekleşen eyleminden sorumluluğu kabul edilerek davacı eş yararına tazminata hükmedilmesi yerindedir. 

Ne var ki davacının kendi adına asaleten ve yaşı küçük çocuklarına velayeten açmış olduğu davada, mahkemece “eşe karşı yapılan haksız fiilden dolayı verilecek olan tazminatın aile kurumunun ayrılmaz bir parçası olan çocukları kapsaması gerektiği, aksi düşüncenin aile kurumunun bütünlüğü ile bağdaşmayacağı, aile kurumunun dağılmasının eşlere vereceği zararın çocuklara da yansıyacağı, çocukların yaşları dikkate alındığında davalının eyleminin çocukların kişilik haklarına da haksız saldırı niteliğinde olduğu” gerekçesiyle her iki çocuk lehine de manevi tazminata hükmedilmiş ise de; 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde düzenlenen sorumluluğu genişletmek olanaksız olduğu gibi, çocukları bu kapsamda değerlendirmek söz konusu değildir. Yansıma yoluyla da manevi tazminat istenilemeyeceğinden çocuklar yönünden Özel Daire bozma kararına uyularak davanın reddine karar vermek gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Görüldüğü gibi Yargıtay, 22/3/2017 tarihli Hukuk Genel Kurulu kararında aldatılan eşin, üçüncü kişiye manevi tazminat davası açabileceğini belirtmektedir. Bu kararda belirtilen diğer nokta ise aldatan eşin çocuklarının, üçüncü kişiye karşı manevi tazminat davası açamayacaklarıdır.

Tüm bu nedenlerle, verilen kararların birbirinin aksi yönünde olması ve karışıklık yaratması nedeniyle; Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu, içtihatların birleştirilmesine ve içtihadı birleştirme raportörü olarak da Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanı Ömer Uğur GENÇCAN’ın görevlendirilmesine karar vermiştir. Dolayısı ile önümüzdeki günlerde bu hususta tek bir karar oluşturulacak ve bu durum tam anlamıyla netlik kazanmış olacaktır.

Soru sormak ister misiniz?

Etiketler: , , , , ,
Av. Ozan Kayahan
Av. Ozan Kayahan

Avukat Ozan Kayahan 1973'de İzmir’de doğmuştur. 1999 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Askerlik görevini 2001 yılında kısa dönem olarak tamamladı. 2001–2005 yılları arasında farklı hukuk bürolarında avukat olarak çalıştı. 2004 yılında İstanbul'a yerleşti. 2005 yılında Kayahan Hukuk Bürosunu kurdu. 2005 yılından bu yana Kayahan Hukuk Bürosunda kurucu avukat olarak meslek yaşamını sürdürmektedir. Kaleme aldığı ve ülkemizde yaşanan hukuksal sıkıntıları konu alan pek çok makalesi değişik yayın organlarında yayımlanmıştır. Av. Ozan Kayahan, hukuki savunmalarında yasaların tam anlamıyla ve tavizsiz uygulanması prensibini benimsemiştir. Bilhassa yasa uygulayıcılarının, uygulanması gereken yasayı orantısız bir takdir hakkı ile uygulamasına karşı her zaman etkili ve dik duruş göstermektedir.

0 yorum

Cevapla

Tartışmaya katılmak mı istiyorsunuz?
Katkıda bulunmak için çekinmeyin!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir